"Hiç olan nedir?" "Uzay, sonsuz Anupadaka."1 "Şimdiye kadar olan neydi?" "Kökteki Tohum." "Hep gelip giden nedir?" "Büyük Nefes." "Öyleyse üç Ebedi mi vardır?" "Hayır, üçü birdir. Var olan birdir; her zaman var olan ve oluşmakta olan da birdir ve bu, Uzaydır."
— Gizli Öğreti, Cilt 1, s. 2
Ezoterik felsefe ya da Teosofi diye adlandırılan kadim bilgeliğin harika öğretileri arasında, belki de hiçbiri Uzay doktrini kadar düşündürücü ve zihinsel bakımdan yoğun değildir. Bu doktrin bir yönüyle, Buda Gautama'nın daha mistik öğretilerinde geçen ve boşluk ya da hiçlik anlamına gelen son derece önemli bir kelimeyle Sunyata olarak adlandırılır. Başka bir açıdan ise Gnostiklerin sıklıkla kullandığı, doluluk anlamındaki Yunanca Pleroma kelimesiyle karşılanır.
Modern gökbilimciler genellikle "boş uzay"dan söz eder. Bu ilk bakışta Sunyata ile hemen hemen aynı şey gibi görünse de biz boş uzay kavramını, yani mutlak boşluğu, var olmayan bir şeyi reddediyoruz. İlginçtir ki bilim insanları bile, sorularla köşeye sıkıştırıldıklarında, bu ifadeyle yalnızca uzayın "madde" içermeyen, yani aletleriyle algılayabildikleri fiziksel maddeyi barındırmayan bölümlerini kastettiklerini kabul edeceklerdir.
Çevremizdeki sınırsız uzayın uçsuz bucaksız genişliğini, görüşümüzün ve hayal gücümüzün yettiği yere kadar incelediğimizde, parıldayan yıldızlarla serpiştirilmiş görünür kozmik boşluk alanlarını görürüz. Teleskobun gücüyle bunlara, başka yıldızlardan ve yıldız kümelerinden oluşan evrenler olarak görülen ve bulutsu (kozmik gaz halindeki maddenin geniş kütleleri) diye adlandırılan milyonlarca ışık zerresi de eklenir. Ne var ki bulutsular yalnızca gazdan ibaret değildir. Bu çözümlenemeyen bulutsuların hepsi olmasa da birçoğunun, henüz hiçbir laboratuvarda incelenmemiş, fiziksel maddeden daha yüksek madde düzeylerine ait olduğunu söylemeliyiz. Başka bir deyişle, fiziksel planımızdan daha yüksek bir plana ait maddeden, yani esirden (eterden) meydana gelmişlerdir.
Nereye bakarsak bakalım, evrenin uçsuz bucaksız bir doluluk olduğunu fark ederiz. Buna maddenin moleküllerden, atomlardan, onların da elektronlardan, protonlardan ve başka parçacıklardan oluştuğuna dair bilgimizi eklediğimizde, bize boş görünen uzayın aslında kozmik eter alanları olması gerektiğini anlarız. Bu alanlar eterik oldukları için onları ne gözümüzle görebilir, ne dokunarak algılayabilir, ne de en hassas aletlerimizle deneye tabi tutabiliriz; bu yüzden sıradan gözle boşluk gibi algılarız.
Yine de ışıltılı kürelerle dolu bu geniş alanların tümü, fiziksel ya da maddi evren olarak bildiğimiz en alt kozmik düzlemdedir. Daha ileri gittiğimizde, fiziksel kürenin bir dış giysi olduğunu anlarız: Fizikselden yukarıya, kozmik ruhun giderek uzaklaşan manzaralarına kadar uzanan, akıl almaz ölçüde geniş içsel ya da görünmez dünyaları gizler. Bu yüksek âlemler bizim için biçimsiz olduğundan onlara Spiritüel Boşluk ya da Sunyata deriz. Oysa Sunyata yalnızca sınırsız Sonsuz'un en yüksek ve en evrensel alanlarını değil, aynı zamanda Pleroma'yı da ifade eder. Her şey, gerçekliğe hangi açıdan baktığımıza bağlıdır.
O halde Boşluk doktrini, özünde Doluluk doktrini ile aynıdır. Aralarında yalnızca bir incelik farkı vardır: Boşluk doktrini esas olarak kosmosun2 üstün öğelerini, mekânların giderek daha içe doğru uzanan ilkelerini ele alır; Doluluk doktrini ise kosmoi'yi, yani dünyaları tezahür ettikleri haliyle inceler. Şeylerin doluluğunu, kozmik Varlığın sayısız tezahürünün sınırsız Boşluktan hayat bulduğu ve yaşam döngüleri bitince yine aynı Boşluğa dönüp kaybolduğu fikriyle daha kolay kavrayabiliriz. Başka bir deyişle Boşluk, Varlığın ilahi-spiritüel yönüne; Doluluk (Pleroma)3 ise Prakriti'ye (madde) ya da tezahür yönüne işaret eder. Bu tezahür yönü, büyük Manvantara, yani dünyanın etkinlik dönemi sona erdiğinde bir rüya gibi kaybolur.
Bir başka önemli nokta, tezahür eden her varlığın ya da şeyin, bir fenomen olarak zamana bağlı olduğu için ebedi olmamasıdır. Dolayısıyla o, maya, yani yanılsamadır ve kozmik gerçeği bu tür fenomenlerde aramak akılsızlık olur. Sınırsız olanın mekânlarında ortaya çıkan her şey, ister bir galaksiler topluluğu ister bir atom olsun, ömrü ne kadar kısa ya da uzun olursa olsun, bir görünümdür, bir fenomendir. Bu nedenle "gerçek olmayan" anlamında fiilen boştur. Bu, "boş" ya da "boşluk" teriminin daha önceki kullanımının tam tersidir; ama bu zıt anlam metafizik felsefede kesinlikle meşrudur. Ezoterik Budizm'in tezahür eden evrenin bütününden neden sürekli Sunyata olarak söz ettiği de buradan anlaşılır: Evren gerçek değildir, kalıcı değildir; geçici ve süreksizdir.
Surangama Sutra'da (IV, s. 64; bkz. Samuel Beal, A Catena of Buddhist Scriptures from the Chinese, 1871) şunu buluruz:
Bu nedenle, bu incelemede, fenomenal dünyanın bileşimine giren tüm dünyevi biçimlerin geçici ve bozulabilir olduğunu açıkça anlamalısınız. Ananda! Gördüğün tüm bu biçimlerin, onlara yakıştırılan kurgusal niteliklerin hangisi yok edilemez? Hepsinin kaderi yanmaktır; ama onlar yok olduktan sonra asla yok olmayacak tek bir şey vardır, o da uzayın boşluğudur.
Bununla birlikte, tezahür eden uzayın Pleroma'sını, yani Doluluğunu oluşturan da bu geniş dünya kümeleridir. Zorluk, Sunyata ve Pleroma kelimelerinin bu ikili kullanımından doğar; yine de kök düşünceler kavrandığında mesele kolayca anlaşılır. H. P. Blavatsky'nin ifadesiyle:
Uzay ne "sınırsız bir boşluk" ne de "koşullu bir doluluktur"; her ikisidir. Mutlak soyutlama düzleminde, yalnızca sonlu zihinler için boş olan, asla algılanamayan İlahi Olan'dır; Mayavi algı düzleminde ise Plenum'dur, tezahür etmiş ya da etmemiş her şeyin mutlak Kabıdır. Bu nedenle Mutlak, Her Şeydir.
— Gizli Öğreti, Cilt 1, s. 8
Demek ki Sunyata kelimesi birbirinden farklı ama birbiriyle ilişkili iki anlama gelebilir. Olumlu bir terim olarak düşünüldüğünde sınırsız Bütünü, en yüksek ve en soyut anlamıyla Uzayı ifade eder: hiçbir niteliği olmayan sonsuz ve sınırsız sonsuzluğu ve aynı zamanda her şeyi kapsayan, sonsuz Bütünlüğü. Alt kürelerde yaşayan zekâlara Büyük Boşluk (Mahasunya) gibi görünen spiritüel-ilahi âlemler açısından bakıldığında, içindeki her şeyle birlikte evrenin kendisidir.4
Olumsuz anlamda düşünüldüğünde ise Sunyata, kozmik illüzyon fikrini, yani Mahamaya'yı temsil eder. İlahi-spiritüel bilincin bakış açısından, görünen ya da görünmeyen bütün nesnel evren süreksiz olduğu için gerçek dışı ve yanıltıcıdır; gelip geçici olduğu için boştur. Bu, tezahür eden evrenin var olmadığı anlamına gelmez; evren göründüğü gibi değildir ve algılanışı bakımından bir yanılsama yaratır. Böylece Sunyata'nın hem olumlu hem olumsuz anlamı aynı temel fikre dayanır: ilahi-spiritüel olanın gerçekliğine ve nesnel olan her şeyin göreli gerçekliğine. Göreli olarak yanlış ve aldatıcı olan tezahür etmiş kozmos, bir peçe gibi örttüğü Gerçek ile karşılaştırıldığında kendi başına bir önem taşımaz. Onun yalnızca göreli bir gerçekliği vardır; bu gerçekliği, kendisinin fenomenal yüzü olduğu numen5 Kökünden alır.
Surangama Sutra'ya (V, s. 8) tekrar dönelim:
Saf Doğa, özsel Varlığı bakımından boştur; bu nedenle doğumu sağlayan etkenler sihirli bir yanılsama gibidir. Eylemin yokluğu, başlangıcın ve sonun yokluğu da bir gök çiçeği gibi yanlış fikirlerdir. "Yanlış" sözcüğü doğru olanı ortaya çıkarır (açıklar); yanlış ve doğru birlikte eşit derecede yanlıştır... Etrafımızdaki her şey bir köpük kabarcığı gibi değil mi?
Sınırsız, her şeyi çevreleyen Uzayın sonsuzluğu, açıkça hiçbir insan anlayışının ulaşamayacağı bir şeydir; çünkü hem biçimsizdir hem de onu bağlayan sınırlar yoktur. Yine de ondan "Sonsuzluğun kıvılcımları" diye söz edilir, çünkü o, görünen bütün evrenlerin kozmik rahmidir.
Bu yüzden her çağdan ve her ülkeden mistikler ona Boşluk adını vermiştir. Aslında ilk Hristiyan teologlarının benimsediği asıl ve gerçekten yüce fikir de buydu: Ona "hiçbir şey" denildi. Ancak bu fikir sonradan yalnızca çarpıtılmakla kalmadı, ilk baştaki ihtişamını da yitirdi ve sonunda bir bakıma geçersiz kılındı.
O günden bu yana Ortodoks teoloji, Her Şeye Gücü Yeten Tanrı'nın dünyayı yoktan yarattığını öne sürmüştür ki bu saçmadır. Bu kozmik Mutlaklığı "Hiçbir Şey", yani bir şey olmayan, şey-olmayan olarak tasavvur etselerdi doğru fikri korumuş olurlardı. Ama onu hiçliğe indirgediler. Kadim deyişi korudular; ne var ki elde yalnızca adı kaldı, özü kayboldu.
Çağlar boyunca insan, inisiye olmamış zihninde ruhunun sezgilerini alçaltarak nesnel ve yanıltıcı olanı Gerçek ile karıştırdı. Ahlaki ve spiritüel esenliği için daha da vahim olanı ise, gerçeği hevesle araştıran zekâsını kökünden söküp atmasıydı.
Unutmayalım ki bizler Sınırsız'ın çocuklarıyız. Özümüzün (Ruh) itici enerjisiyle harekete geçen içsel mücadeleler ve sınavlar yoluyla ilerliyoruz; her zaman en içte olan o sınırsız Mucize ile spiritüel benliğimizin nihai tamamlanmasına doğru gidiyoruz. Yine de paradoksların en harikası olan bu Mucize, sonsuz Uzay ve sınırsız Süre olduğu için ebediyen ulaşılamazdır.
Dipnotlar
-
Anupadaka (Sanskritçe "ebeveynsiz"): Kendiliğinden var olan, kendisinden önce gelen bir kaynağı olmayan anlamında kullanılan teosofik terim. ↩
-
Bu çalışma boyunca "kosmos" ile "kozmos" arasındaki fark konusunda tutarlı bir belirsizlik olmuş olabilir. Kelime Yunancadır ve etimolojik açıdan net olmak istiyorsak her durumda "k" ile yazılmalıdır (karşılaştırılan yazımlar İngilizcedeki "kosmos" ve "cosmos"tur). Yine de iki terimi birlikte benimsemenin belli bir avantajı vardır: Neredeyse her zaman bir galaksi ya da galaksiler topluluğu anlamına gelen daha büyük evren için "kosmos", güneş sistemimiz için ise "kozmos" kullanılır. Bu kullanımın, bu yazının yazarı da dahil olmak üzere Teosofik yazarlarca sistemli biçimde izlenmemesi biraz üzücüdür. ↩
-
Sanskritçede Yunanlıların Pleroma'sının felsefi ve bilimsel karşılığı olan bir terim vardır: Brahmanda-purna. Brahmanda, yani Brahma Yumurtası, belirli bir güneş sistemi, gezegen zinciri ya da galaksi için değil, o sırada kullanılan ölçeğe göre bunlardan herhangi biri ya da tümü için geçerlidir. "Tam, bütün" anlamına gelen purna sıfatı eklenince, Dünya Yumurtası'nın tezahür etmiş varlıklarla dolu olduğu fikri pekiştirilir ve daha iyi tanımlanır. ↩
-
Sunya, Sunyata, Mahasunya ve Mahasunyata terimleri birbirinden pek farklı değildir. Tek ayrım, "büyük" anlamına gelen maha önekiyle başlayan terimlerin, hem uzay hem de süre bakımından çok daha geniş bir ölçekte geçerli olmasıdır. ↩
-
Fenomen (görünen, görünüm almış; Yunanca phainomenon) duyularla algılanabilen, somut, gözlemlenebilir olay ya da nesnedir. Zaman ve mekân içinde ortaya çıkan, deney konusu olabilecek olay ve olguları anlatmak için kullanılır. Fenomen, varlığın insan bilincinde belirdiği hali, insan için taşıdığı anlamdır; bu bakımdan özneldir. Yani fenomen, ancak insan bilincinin algılayabildiği biçimiyle vardır ve kişiseldir. Numen (noumenon) ise kendinde şeydir: fenomenin ötesindeki, bilinemez ve tanımlanamaz gerçekliktir. Bir varlığın algıdan bağımsız, kendi içindeki varoluşsal özüdür; biçimlerin ardındaki kişisel olmayan, nesnel olandır. Öznenin ilişki kurduğu nesnenin görüntüsünün ardındaki gerçek öz olan numen, somut nesne olarak beliren fenomenin karşıt terimidir. (Kelime genellikle Yunanca "nous", yani akıl ile ilişkilendirilir; kesin kökeni noein, "düşünmek" fiilidir.) ↩




